Tekinsiz katmanlar, iç içe doğumlar: Porselen Bir Mevzu

‘Yazmak’ nedir? Aslında birçok eylemin lanetidir bu tarz net sorular: Tanım çok basit olsa da muazzam bir derinliğe, çıkışsızlığa sahiptir bu anlam. Yazmak nedir? ‘Kendinden çıkarak’ işlenen günah mı? Başkalarında yaşamak mı? Anlatılacak şeyi tüm savunmasızlığıyla bilmek mi? Biçare tamama erme arzusunun minicik bir illüzyonu mu?
‘Okumak’ nedir peki? Çoğunlukla birbirinden ayrı düşünülemeyen bu eylem -ki eylemlerin bir diğer laneti de budur-, yazma halinin yanında biraz daha sönük, pasif kalır belki. Zira yazmanın narsizmi güçlendiren ‘doğurganlığı’, okumada bakıcılığa dönüşüverir. Yine de nedir “okumak”? Doğmuş bir metni büyütmek mi? Onun içine doğmak mı? Kendimizi kaybetmek mi? Başkalarını bulmak mı? Birinin sanrılarında tamama ermek mi? Başımızı bir yere usulca dayadığımızda, her şeyin yerli yerine oturduğundan emin gözlerimizi kapamak mı?
Her iki eylemin de tarihi köklü, nitekim bir kördüğümden de farksız: Öyle ya, binlerce yıldır tekinsiz, cevapsız, insanı tüm zıtlıklarda yoğuran bir şeye hep aynı derecede ihtiyaç duyuyor ve adına ‘edebiyat’ diyoruz. İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Porselen Bir Mevzu’ da, binlerce yıllık bu zaruri ihtiyacın içinde, kendine özgü bir dil ve katmanlarıyla, ustalıkla salınıyor. Gökçe Bilgin’in ilk romanı bu.

AĞAÇLARIN ARASINDA BİR ‘ZÜMRÜT’
Zümrüt’ün hikâyesiyle başlıyor her şey. Zümrüt: Evli, çocuksuz -olmuyor işte-, kitaplara düşkün. Yazmak istiyor. Ve sokaklarda gezmek. Ve ağaçları anlatmak. Torbasında kitabı, kalemi, bir parça pidesi, ağaçların arasına atıyor kendini. Dallarına tırmanıp düşünüyor. Bir ağacı anlatırken, yalnızca bir ağacı anlatmanın sığlığına kapılmamak istiyor. Sonrası eve dönüş: Basit yemekler, basit yalanlar, kocadan basit kaçışlar, kitapların köşesine alınan notlar.
Hem bir efsane hem de birilerinin -artık- kelimenin tam anlamıyla ‘cadı’ olarak addedip yakamadığı, ‘nevrotik’ bir kadın Zümrüt. Bir doğursa, fırıncı kocası istediği zaman kucağına iştahla kıvrılsa… Ama yok, hep kitaplar, hep onların suçu! Oysa Zümrüt okumak, sokakları karış karış gezmek, yazmak istiyor…
Eklemleniyor Zümrüt’ün hikâyesi. Eklemlenerek ‘ilerliyor’ diyemiyoruz; zira ne hakikat, ne zaman ne de mekân kalıyor elimizde. Bir kâğıt kalemle, belki hırsla -ve telaşla- kaybolmamak için notlar alıyor okur: Şemalar çiziyor, belki sarı, kımızı, siyah iplerle bağlıyor karakterleri birbirine: Evet İstanbul olmayan bir yer, evet bir ölü bebek, evet kitap köşelerinde notlar, evet ‘kültürlü’ uzaklar, evet, evet…
Bilgin zor bir roman bahşediyor okura. Ancak ustalıkla kurgulanmış, her kelimesi ince ince düşünülmüş bir zorluk bu. Hem okurun konforlu okuma deneyimine saldıran, hem zihnini habis bir illet gibi ele geçiren, hem de her şeye rağmen merakı diri tutan bir anlatı. Zümrüt; Zümrüt’ten doğan ve Zümrüt’ü doğuran bir ölü bebeğin annesi, ölü babanın kızı; pek dağınık bir yazar olarak ‘O’, belki bir kördüğüm gibi iç içe geçiyor. Bilgin anlatmak isteyen o kadınların, Zümrütlerin soğukkanlı, zarif dilini ölü bir bebeğe bahşediyor. Yazma eyleminin narsist doğurganlığı, okuma eyleminin merhametli büyütücü gücü alaşağı oluveriyor ölümle. Ama işliyor da: Edebiyat yaşamın filizlendiği bir umut değil, ölümün giderek koyulaşarak tene nüfuz ettiği bir illet haline gelirken romanda, okur da metnin yaşayan cansızlığını hissediyor iliklerine dek. Belki de bu yüzden onu sakinleştirecek hakikati bir türlü yakalayamıyor: Zümrüt’le Veysel’in o tanıdık, sıkıcı taşra hikâyesi mi bu? Yoksa bir kadın için ‘normal’ karşılanacak yas süreci mi?
Anlatıcı bakış açıları sürekli değişerek, giderek yükselen ve durmadan etrafımızda dönen bir gerilim yaratıyor. Dediğimiz gibi, zor bir metin bu; ancak zorluğu teknik pürüzleri, aşınmaları beraberinde getirmiyor. Ve tekinsizlik hiçbir zaman metinde alışıldık bir şey haline gelmiyor. Bilgin kimi zaman çok sarsıcı bir grotesk anlatıya çekiliyor, kimi zamansa ipek gibi bir sorgulama haliyle -tabiri caizse- okurunu alttan alttan oyuyor.

ANLAMAK İÇİN ÇIKILAN BİR YOL
Bilirsiniz, zümrüdüanka kuşu bilgi ağacının dallarında yaşar. Öleceğini hissettiği zaman kuru dallardan bir yuva yapar ve yuvanın içinde bekler ölümü. Öleceğini bilir, ihtiyatlıdır, yeniden doğar, buna da hazırdır. Belki de tüm ‘karizmatik’ unsurlarından ziyade bunun için efsanedir; yine birbirinden ayrı düşünemediğimiz iki eylemi defalarca, bu denli sakin karşılayabildiği için. Oysa, bir o değil, Zümrüt de öyle. Zümrüt, sokaklarda gezer, yazmak, ağaçları anlatmak ister, onların dallarına tırmanır ve düşünür. Ölümün ve yeniden doğumun yolunun nereden geçtiğini bilir. Hayatın nasıl eklemlendiğini bilir ve yeni Zümrütler doğurur: Bizi.
‘Porselen Bir Mevzu’, bilmek istediğimiz, çok sıradan olduğu için ‘mutlaka’ bilmek zorunda olduğumuz tüm hallerin efsaneleşmiş bilinememe hali. Anlamak için çıkıyoruz bu yolculuğa. Hakikat için, ‘yazmak’, ‘okumak’ nedir, nedir tüm bunlar, anlamak için. Çoğumuz vazgeçebilir bu yolculuktan, bazılarımız çok başka şeylerle meşgul olmaya karar verebilir. Yolun sonunda kendini aç, susuz, tükenmiş ama bir yere varmış bulanlar, Zümrüt’ü görecekler karşılarında. Biraz daha dikkatli baktıklarında yansımanın kendilerinden başka bir şey olmadığını fark edecekler.

PORSELEN BİR MEVZU Tekinsiz katmanlar, iç içe doğumlar: Porselen Bir Mevzu
Gökçe Bilgin
İletişim Yayınları, 2021
164 sayfa, 29 TL. 

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir